Önceki ay www.yanikli.com sitesinde Gökhan Avcı’nın “Yanıklı’da kadın olmak” başlıklı bir yazısını okumuştum. Yazının ilk cümlesi her şeyi özetliyordu: “Zordur Yanıklı’da kadın olmak”... Yazının devamında kadınların yaz ve kış şartlarında ev, iş, tarla, çayır, bağ ve bahçede yaşadıkları zorluklar köy hayatından canlı tasvirlerle anlatılıyordu. Yazıda sanki annem anlatılıyordu. Hatta annemin bu hususlarda fazlası vardı, eksiği yoktu.
Annem on yaşlarındayken Fatma ninem vefat etmiş. Evin ablası olan annem, kardeşlerine bir süre annelik yapmış. Dedem köy şartlarında hocalık yaptığı halde annem ev işleri yüzünden okuma yazma imkanı bulamamış. Annem bu duruma çok üzülürdü. Babamla yuva kurduktan sonra da fakirlik ve yoksulluk yakasını bırakmamış. Evlendikten kısa bir süre sonra babam gurbete gidince annem büyük aile içinde hem gelinlik hem de çocuklarına annelik yapmaya çalışmış. Çocukların bakımı yanında ev temizliği, mutfak, çamaşır, tarla, çayır, ahır ve çobanlık gibi köy işlerinin hepsi bir arada düşünüldüğünde vaziyet anlaşılır sanırım.
Ben ailemizin altıncı çocuğuyum. Anne ve babamın benden sonra dört çocukları daha oldu. En küçüğümüz Hakan, bir buçuk yaşında vefat etti. Hiç unutmuyorum, mahallemizdeki ilkokuldan öğle tatili için eve geldiğimde cansız bedeni bir örtüye sarılmış olarak yatağın üzerinde duruyordu. Komşu kadınlar bizim evde toplanmıştı ve annem Allah’ın takdirine teslimiyet duyguları içinde ağlıyordu.
Bir akşam küçük kardeşlerimden biri bizden önce uyumuştu. Bir ara boğulma sesleri geldi. Hepimiz kardeşimin etrafına toplandık, ama ne yapacağımızı bilmiyorduk. Annem çaresizlik içinde bir şeyler yapmaya gayret ediyordu. Bir yandan kardeşimi silkeliyor, bir yandan da ağzına bakmaya çalışıyordu. Bir taraftan da “Lâ ilâhe ilallâh” diyerek her çaresizin sığınağı olan Allah’a sığınıyordu. Annemin o sırada Kelime-i tevhiddeki Lâ’yı uzatışını ve kardeşimi kurtarmak için çırpınışlarını asla unutamam. Kim bilir o kritik saniyelerde nasıl çaresizlik hissetti diye hâlâ düşünür ve ürperirim. Sonunda olay anlaşıldı: Kardeşim ağzında sakızla uyuyakalmış ve sakız nefes borusunu tıkamıştı. Annemin çabaları sonuç vermiş ve kardeşim kurtulmuştu. Annelik duygusundan, şefkat ve merhametinden, bir annenin yavrusu için çırpınışlarından ne zaman bahsedilse o tablo gözümün önüne gelir.
1974 Temmuz’undaki “Kıbrıs Barış Harekâtı”nın bizim aile hatıratında ayrı bir yeri vardır. En büyük ağabeyimiz (Musamettin Avcı, köyde Nizamettin diye bilinir) Gaziantep’te askerliğini yaparken Kıbrıs’a gönderilen birlikler içerisinde yer aldı. Ağabeyim o yıl 20 Temmuz ve 14 Ağustos’ta yapılan her iki harekâta da katıldı. Ben o sırada on yaşındaydım. Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi bizim köyde de hemen herkes bir taraftan gündelik işleriyle meşgul olur, bir taraftan da evinde radyosu bulunan birkaç komşuya giderek Kıbrıs’la ilgili haberlere kulak kesilirdi. Galiba o gün için, köyümüzde öğretmen olan Mevlüt amcamın büyük masa radyosu bugünkü en lüks televizyondan daha lükstü. O sırada yayla mevsimi idi. Ben bir süre, rahmetli babaannem Muhsine ninemle birlikte yaylada kaldım. Ninem saat 13.00 haberleri için beni komşumuz Zeliha ninelere gönderir, ben de orada dinlediğim haberleri anladığım kadarıyla ona aktarmaya çalışırdım. Yayladan mahallemizdeki eve indiğimde de benzeri bir durum söz konusuydu. Bu sefer babam, savaşla ilgili haberleri dinleyip eve gelir ve annemle paylaşırken biz de onların konuşmalarına kulak verirdik. Kıbrıs’taki ağabeyimle o günkü şartlarda tek iletişim vasıtamız onun fırsat bulursa gönderebildiği mektuplardı. Şüphesiz bu da savaş şartlarında çok seyrek mümkün olurdu. Ağabeyimin mektuplarındaki soğukkanlı ifadeler yanında “hakkınızı helal edin” cümleleri yüreğimizi hep sızlatırdı. Ben dinî, tarihî ve siyasî açıdan izahı ayrı bir konu olmakla birlikte bir savaşın bir aile üzerindeki etkisini henüz on yaşlarımda iken bizzat yaşadım. O sırada annemin en büyük oğlu savaşta iken en küçük oğlu da henüz beşikte idi. Ben annemin bir taraftan çocuğu emzirip beşiğini sallarken bir taraftan da ağabeyim için ve her biri bir annenin evlâdı olan askerlerimiz için ağladığını gün gibi hatırlıyorum. Hatta gözü yaşlı olarak yaptığı “Allahım sen kanatlarını ger” duasını da hiç unutmam. Şimdi üniversitede öğrencilere tarih anlatıyorum, doğal olarak savaşlardan da bahsediyorum. Ama annemin ve ailemizin bir zamanlar yaşadığı duyguları hep hatırlıyorum. Ağabeyimin “Kıbrıs Gazisi” olarak eve dönmesi ve onu yolda karşılayan komşularımızın evimizi doldurması aklımda kalan en mutlu sahneler arasındadır. O gün sevinçten ağlamıştım.
Bu gidişle yazı uzayıp gideceği için annemle ilgili birkaç notla son vereyim. Ailemiz fakir ve kalabalık olduğundan annemin babamla birlikte verdiği geçim mücadelesini hep hatırlarım. Annem yokluklar içinde büyümüş, kanaatkâr ve tutumlu bir kadındı. Sadece bugünü değil yarını da düşünürdü. Her türlü zorluğa rağmen evde yemek düzenini aksatmazdı. Yaylaya çıkıldığında ilk hafta şenlikler yapıldığı için herkes en güzel kıyafetini giyerdi. Bu dönem bizim evde epey sıkıntı yaşanırdı. Çünkü çocukların hepsine bir şey almak mümkün değildi. Bazan şöyle hayal ederim: Şimdiki halimle o günlere gitsem ve anneme o gün çok ihtiyacı olup da alamadığı bir şeyi alıp hediye etsem. (Kim bilir ne kadar sevinirdi!) Annem yağ ve peynir yaparak satar ve bizim okul harçlığımızı çıkarmaya çalışırdı. Artvin İmam-Hatip Lisesi’nde Orta 1. sınıfı okuduktan sonra parasız yatılı sınavlarını kazanıp Trabzon’a gittiğimde küçücük bir çocuktum. Annem bir gün bana sarılıp “Şimdi ben seni bu küçücük halinle oralara nasıl göndereceğim” diye ağladı. Ben kendimce bazı şeyler söyleyerek onu teselli etmeye çalıştım. Tatil dönüşü annem beni gurbete uğurlarken her defasında gözleri yaşarır ve duâ ederek uğurlardı. Parasız yatılıdan üniversiteye ve hatta güya “kocaman adam” olduktan sonra doktora yaparken ve yurt dışına gittiğimde gurbette yaşadığım zorluk ve sıkıntılar karşısında benim biricik dayanağım önce Allah, sonra da annemdi. Çünkü biliyordum ki, beni seven, beni düşünen, benim için ağlayan ve bana bir şey olursa üzüntüsünden kahrolacak olan bir annem vardı. Annemle epey bir süre İstanbul’da birlikte kaldık. Bir giyecek veya yiyecek bir şey aldığımızda eski yokluk günlerini hatırlar, Allah’a şükreder ve “Ne olurdu o zaman olsaydı da yeseydik veya giyseydik” derdi. Onun bu sözleri hem geçmişe dönük olarak içimi yaralar hem de şükretmeme vesile olurdu. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Bu vesileyle vefat etmiş tüm annelere Yüce Allah’tan rahmet, yaşayanlara da hayırlı, sağlıklı ve uzun ömür dilerim.
Not: 2 Mayıs 2011.
Casim AVCI
Bu içerik 384 defa okunmuştur.
Etiketler:
Annemle
İlgili
Birkaç
Hatıra
Annemle İlgili Birkaç Hatıra bu içeriği Yanikli.Com da ara ...
Annemle İlgili Birkaç Hatıra bu içeriği Google de ara ...