| |||
Arkadaşım Hüseyin AvcıBu güne kadar çok değil, ama az da sayılmayacak kadar kitap, makale, ansiklopedi maddesi vs. yazdım. Her birinin benim için ayrı bir zorluğu vardı. Fakat galiba bu yazı en zor yazılarımdan biri olacak. Çünkü bu yazıyı çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımın, Tokat vali yardımcısı Hüseyin Avcı’nın ani vefatı üzerine yazıyorum. Öte ...09 Ocak 2011, 06:37 tarihinde Casim Avcı ekledi.
Bu güne kadar çok değil, ama az da sayılmayacak kadar kitap, makale, ansiklopedi maddesi vs. yazdım. Her birinin benim için ayrı bir zorluğu vardı. Fakat galiba bu yazı en zor yazılarımdan biri olacak. Çünkü bu yazıyı çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımın, Tokat vali yardımcısı Hüseyin Avcı’nın ani vefatı üzerine yazıyorum. Öte yandan o, ölüme ne kadar hazırlıklıydı bilmiyorum, ancak ben onun hakkında böyle bir yazı yazmaya hiç mi hiç hazırlıklı değildim. Hatta hazırlık ne demek, şu sıralarda böyle bir yazı yazacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi.
Ben onu hep yeni görev ve makamlarda devletine, milletine hizmet gayreti içinde görmeyi ümit ederdim. Bazan vali ve kaymakamlık tayinleri gündeme geldiğinde listelerde ismini arar, liste epey uzun olduğu için bir süre arayıp bulamazsam nasıl olsa haberim olur/olurdu diye aramaktan vazgeçerdim. Acaba ben akademik ve bilimsel alanda kendi halimde yoluma devam ederken onunla ileride idarî ve mülkî amir olarak görev yaptığı bir ortamda yollarımız kesişir mi, birlikte hizmet nasip olur mu? diye düşündüğüm de olurdu. Daha düne kadar bu benim için imkânsız olmayan güzel bir hayaldı. Ama artık muhal oldu. Hüseyin, 23 Şubat 2009 Pazartesi günü ansızın gelen ilahî emre uyarak ebedî yolculuğa çıktı ve bizi bu dünyada acılar içinde bırakıp gitti. Hüseyin benim çocukluk ve bir sınıf sonra da olsa ilkokul arkadaşımdı. O zaman çocuktuk ve annelerimiz de hayattaydı. Yanlış hatırlamıyorsam ilkokul arkadaşlığımız, babası çok muhterem Mevlüt hocamız mahallemizdeki camiye imam-hatip olarak tayin edilmeden önce muhtelif yerlerde görev yaptığı için kesintili olmuştur. Tabiî, Hüseyin deyince ikiz kardeşi, şimdi Hatay’da Edebiyat öğretmeni değerli arkadaşım Hasan’ı da hemen zikretmeliyim. Hem isimleri hem kendileri güzel olan bu iki arkadaşımız, adı üzerinde ikizlerdi. Onları ayırd etmek epey bir mesele idi. Ben isimlerini karıştırdığımı hiç hatırlamıyorum ama, birçok insanın hangisi Hasan, hangisi Hüseyin diye ayırmakta zorluk çektiğini iyi biliyorum.
Hatta köyümüzde bazı abla veya teyzeler tarafından yöresel ağızla onlara yöneltildiğine şahit olduğum “Sen hangisisun?” sorusu halen kulaklarımda. Zaman içerisinde her ikisi de muhataplarının onları ayırd etmek için yaşadıkları bocalamalara aşina olmuştu. Böyle durumlarda yüzlerine muhatabın halini anladıklarını gösteren hoş bir gülümseme hakim olurdu. Bu tür bir karıştırmaya iki yıl önce bir kez daha şahit oldum. Temmuz 2007’de ailece köye gittiğimizde Ahuvat Festivalı’na katılmıştık. Bir ara sunucu, “çok değerli kaymakamımız” diye söze başlayarak Hüseyin Bey’in o sırada festivale geldiğini anons etti. Ben eski tecrübeme dayanarak “acaba” dedim. Çünkü 10-15 dakika önce Katmikir tepesinde Hasan’la karşılaşıp görüşmüş, festivalin yapıldığı düzlükte buluşmak üzere ayrılmıştık. Bir taraftan “sunucu bu kadar net anons ettiğine göre inşallah doğrudur. Böylece Hasan’dan sonra hayli zamandır görüşemediğim Hüseyin’le de görüşmüş olurum” diye düşünüyordum. Bir taraftan da karıştırmış olmasından şüphelendiğim için “görmeden inanmam” dercesine sunucunun bulunduğu yere doğru yürüdüm. Tahminim doğru çıktı. Gelen Hasan’dı ve yüzünde yine karıştırılmaktan kaynaklanan bir gülümseme vardı. Hüseyin benden bir yıl sonra ilkokulu bitirip Artvin İmam-Hatip Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Ben o yıl, Artvin İmam-Hatip’te orta birinci sınıfı okumuş, ardından devlet parasız yatılı sınavlarını kazanarak Trabzon İmam-Hatip Lisesi’ne gitmiştim. O, Artvin şartlarında okudu, başarılı bir öğrenci olarak mezun oldu ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü kazandı. Ben de 1982’de Trabzon İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra ilk tercihim olan Erzurum İlahiyat Fakültesi’nde bir yıl okumuş, 1983-1984 öğretim yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne yatay geçiş yaptırmıştım. Böylece üniversite ve fakültelerimiz farklı da olsa İstanbul’da buluşmuştuk. Ben Vatan Caddesi’ndeki Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Hiç unutmam, Hüseyin’le İstanbul’da ilk karşılaştığımızda nerede kaldığını sordum. “Ayos” gibi bir şey söyledi. Ben anlayamadım, fakat anlamış gibi yaptım.
Devamla “Bu akşam arkadaşımla bir davete katılacağım için özellikle tamir ettirmek istiyordum. Orada ben herkese elektrik kesik olduğu için ayakkabım böyle oldu diye mi anlatacağım? Para vermem gerekiyorsa önemli değil, veririm” diye de ekledim. Esasen bu tavrım ve sözlerim bir esnaf için çok ağır olmalıydı. Bir anda gergin bir ortam oluştu. Hüseyin şaşkınlıkla bizi izliyordu. Sonunda nasıl bir çözüm bulduk, doğrusu şu anda hatırlamıyorum ama ayrıldıktan sonra Hüseyin’in bana söylediği şu söz halen aklımda: “Ben senin yerinde olsaydım, asla senin gibi davranamazdım”. Ben haklı olsam da, Hüseyin’in yanında böyle davranmakla acaba hata mı ettim? Daha sakin olabilir miydim? diye düşünerek olayı ona, kendi açımdan tekrar izah etmeye çalıştım. Şimdi, kendisinin idari hayatında mutlaka buna benzer birçok olay yaşadığını tahmin edebiliyorum. Nasıl davrandığını ise bilmiyorum. Hüseyin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra kaymakamlık sınavlarında başarılı oldu. Bir süre kaymakam adayları için adet olduğu üzere İngilizce’yi geliştirmek, gezi ve gözlemlerde bulunmak maksadıyla İngiltere’ye gitti. 1993-1994 öğretim yılında Londra’ya gittiğimde onun yurtdışına gidip gelmiş olması tecrübesinden de cesaret almıştım. Ben İstanbul’da bir süre rehberlik yaptıktan sonra öğretmenlik, yüksek lisans ve ardından doktora ile meşgul olurken o da memleketin çeşitli yerlerinde kaymakamlık yaptı. Özgeçmişinden daha net olarak öğreniyoruz ki, 1988’den 2003 yılına kadar Amasya (kaymakam adayı, staj), Yenişarbademli (İsparta), Tomarza (Kayseri), Yedisu (Bingöl), Göksun (Kahramanmaraş) ve Demirözü (Bayburt) kaymakamlığı, Kahramanmaraş ve Nevşehir vali yardımcılığı ve Nevşehirde bir süre vali vekilliği yaptı. 2003 yılında İznik kaymakamlığına tayin edildi ve 2008’de son görevi olan Tokat vali yardımcılığına atanıncaya kadar bu görevini başarıyla sürdürdü.
“Gece saat 02.00’den sonra eve gidebildim. Eğer olayı soğukkanlılıkla çözmeseydik, can kaybı dahil korkunç sonuçları olurdu. Bizi dün akşam Allah korudu” dedi. Ardından arkadaşlarına döndü ve olayı bu şekilde atlatmış olmanın verdiği mutlulukla hafif gülümseyerek “Şimdi her birimizin tayini bir tarafa çıkmıştı” diye de ilave etti. Bazı işleri dolayısıyla nazikçe izin isteyerek ayrıldı. Anlaşılan oldukça gergin ve uykusuz geçen bir gecenin sabahında böylesine önemli bir sempozyuma katılmış ve konuşmasını da kısa tutmuştu. Medyadaki haberlere göz atınca o gece İznik’te gerçekten tehlikeli saatler yaşandığı ve olayın sadece İznik’le sınırlı değil Bursa genelini ve hatta Marmara bölgesini ilgilendiren gelişmelerin bir parçası olduğunu anlamıştım. Ben tebliğimi öğleden sonraki ilk oturumda sunacaktım. Açıkçası, bir taraftan oturum saatinin gelmesini bekliyor, diğer taraftan gece yaşanan olayı da dikkate alarak acaba Hüseyin benim bildirimi dinlemeye gelir mi? Programı müsait olur mu? Programını ona göre ayarlar mı? diye içimden geçiriyordum. Vakit gelip oturum başkanı sözü bana verdiği sırada salona baktığımda Hüseyin’in karşımda oturduğunu gördüm. Yazımın başında bahsettiğim “yolların kesişmesi” kısa süreli de olsa gerçekleşiyordu. Tabi salon farkında değildi, ama eminim ki ben ve Hüseyin aynı şeyleri düşünüyorduk. Yanıklı köyü, çocukluğumuz, ilkokulumuz, Mevlüt amcam ve onun amcası Kadir öğretmen başta olmak üzere ilkokul öğretmenlerimiz, çeşitli zorluklarla bizi okutmaya çalışan ailelerimiz, Artvin, İstanbul, gurbet vs. derken yıllar sonra İznik’te uluslar arası bir sempozyumda buluşmuştuk; birimiz bildiri sunuyor, birimiz de kaymakam olarak dinliyorduk.
Bunu Allah’a şükür bağlamında anlatıyorum. Yoksa alınması gereken daha çok mesafe olduğunu biliyorum. Ben bildirimi sunup oturum bittikten sonra Hüseyin yanıma geldi; tebrik etti ve bildirimin bir nüshasını istedi. Hüseyin, ertesi gün bir arkadaşımla birlikte beni kaymakamlığa davet etti. Daha doğrusu kendisi Volvo marka arabasıyla gelip bizi aldı. Önce kısa bir İznik turu yaptık. Bazı faaliyetlerini anlatırken görev ve hizmet heyecanı yüzünden okunuyordu. Bir ara arabasını bir yere yanaştırdı ve yol çalışmalarından bahsetti. O sırada kaldırıma baktım, bana epey yüksek geldi. Ben ilk araba kullanmaya başladığımda, Ümraniye’de, oturduğum evin önündeki kaldırımlar yüksek olduğu için bir hayli zorluk çekmiştim. Biraz fazla yanaştırdığınızda arabanın kapısı açılmıyor veya kaldırıma çarpıyordu. Bu sefer kaldırıma biraz mesafeli olarak yola doğru park etmek gerekiyordu. Bir süre sonra kaldırımlar yeniden düzenlendi ve düşük seviyede tutuldu da bu zorluktan kurtulmuş olduk. Hüseyin’e bunu anlattım. Bazı şeyler söyledi. Bunun üzerine gülümseyerek “Bir kentteki medeniyet ölçüsü kaldırımların yüksekliği ile ters orantılıdır” sözünü hatırlattım. “Eğer senin ilgi, yetki, etki ve görev alanında ise İznik’e bırakacağın en hayırlı şeylerden biri düşük kaldırımlardır” diye de ekledim. Gülüştük. Sonra ne oldu, bilmiyorum. Kısa geziden sonra birlikte makamına gittik. Bize Dr. Bedri Yalman’ın Bursa Rotary Kulübü tarafından yayımlanan İznik Nikaia adlı kitabını hediye etti. İsteğim üzerine imzaladı. Şimdi bakıyorum, “Değerli kardeşime başarı dileklerimle. Hüseyin Avcı. İznik 06. 09. 2005” şeklinde imzalamış. İçimden, iyi ki imza istemişim diyorum. Ben de İstanbul’a döndüğümde doktora tezim olan İslâm-Bizans İlişkileri kitabımı imzalayıp göndermiştim. Sempozyum sırasında Hüseyin’i her biri kendi alanının otoritesi olan ve doktora tezimi hazırlarken istifade ettiğim Prof. Dr. Semavi Eyice (1923-) ve Prof. Dr. Işın Demirkent (1938-2006) ile tanıştırdım. Daha önce herhangi bir vesileyle İznik’te görüşmüş olabilirler mi bilmiyorum, böyle bir izlenim de edinmedim. Ama en azından hocalara Hüseyin’le, Hüseyin’e de hocalarla olan irtibatımdan bahsederek daha samimi bir ortam oluşmasına vesile oldum, diyebilirim. Hüseyin İznikle ilgili çok sayıda çalışması bulunan ve o sırada programı müsait olan Semavi Eyice Hoca’nın yaşı ve sağlığını da dikkate alarak arabasıyla kısa bir İznik turu yaptırdı. Hocaya faaliyetlerinden bahsetti, bir kısmını yerinde gösterdi ve merak ettiği bazı hususları sorarak bilgi aldı. Hoca, Hüseyin’in bir kaymakam olarak bu heyecan ve ilgisinden o kadar memnun kaldı ki, sempozyum bildiri kitabında yer alan “İznik’den Hatıralar ve Düşünceler” başlıklı yazısında onun adını da zikredip memnuniyetini dile getirdi. Hoca şöyle diyor: “Bu yazımızda bu küçük fakat tarihi ve tabii değerleri çok büyük olan şehrin kısa tarihçesi, değerleri ve gözümüze çarpan problemleri üzerinde bir parça durduk. Sakarya Üniversitesi’nin düzenlediği ve beni de davet etme nezaketinde bulunduğu bu sempozyumda tanımış olduğum Kaymakam Hüseyin Avcı Bey ile Belediye Başkanı Kadri Eryılmaz Bey’lerin her ikisinin de buraya karşı büyük bir sevgi ve ilgileri olduğunu gördüm.
Geçmişte yapılan bazı hataları üzüntü ile karşıladıklarını ve bu hatalardan düzeltilmesi mümkün olanları iyileştirmeye gayret ettiklerini buradaki kısa misafirliğim sırasında gördüm. İlk defa 1947’de tanıdığım İznik artık yeni bir canlanmanın içinde. Bütün temennim İznik’in tarihi eserler ve tabiat zenginlikleri ile ilerlemesidir” (Uluslar Arası İznik Sempozyumu, İstanbul 2006, s. 338). Hüseyin kalp krizi sonucu yoğun bakımda olduğu sırada Semavi Eyice hocayla İSAM’da karşılaştım. Hoca 86 yaşında; halen haftada bir gün İSAM’a gelip çalışmalarına devam ediyor. Maalesef uzun süredir ciddi şekilde görme kaybı yaşadığı için asistanı Sema hanım koluna girmiş olduğu halde çalışma odasına doğru yürüyordu. Hüseyin’den bahsedince hemen hatırladı, rahatsızlığına çok üzüldü ve övgüsünü bir kez daha tekrarlayarak geçmiş olsun dileklerini iletmemi istedi. Ben iyileşeceği ümidiyle telefonla görüşmeyi sonraya bırakarak yanıklı.com web sitesine yazdığım geçmiş olsun mesajına hocanın dileklerini de ekledim. Ancak maalesef sitedeki teknik problemden dolayı mesajım yayımlanamadı ve bu arada da vefat haberi geldi. Ondan sonra da hocayla henüz görüşme imkanım olmadı. Hüseyinle İznik’te gezerken bir ara “sana bir şey danışacağım” dedi. Merakla “buyur” dedim. Çocuklarının daha iyi yetişmeleri için Bursa şehir merkezindeki okullarda eğitime devam etmelerini istiyor ve bu konuda fikrimi soruyordu. Bir taraftan kendime bakıp bu hususta istişare için isabetli bir isim olmadığımı düşünürken bir taraftan da benimle bir meseleyi paylaşmış olmasından açıkçası memnun olmuştum. Ben, uzun yıllar Trabzon’da yatılı okuduğumu, o zamanki maddi imkanlarımıza göre benim için yatılı okumanın daha iyi olduğunu, ancak şimdi, kendi çocukları örneğinde olduğu gibi aile ortamında okumak mümkünse çocukların bu yaşlarda aileden ayrı kalmamaları kanaatini taşıdığımı söyledim. “Bursa’da ev tutacağım. Anneleri çocukların yanlarında olacak. Ben gidip geleceğim” dedi. Bunun üzerine “O zaman tabii ki olur.
Hem Bursa ve İznik yakın, hem de biliyorsun bizim zamanımıza göre iletişim ve ulaşım imkanları çok değişti. Yine de anne ve çocukların bu konudaki düşüncelerini dikkate al ve nihai kararını öyle ver” gibi şeyler söyledim. Ertesi gün haberleşip duruma göre kaymakamlık makamında buluşmak üzere ayrıldık. Ertesi sabah ziyaretine gitmeden önce cep telefonundan aradım. Bir toplantı için Bursa’ya gitmişti. Ben o gün İstanbul’a döneceğimi söyleyerek ilgisine teşekkür ettim ve vedalaştım. Sempozyum boyunca Hüseyin’in gerek hocalarla ve benim arkadaşlarımla, gerekse ilçenin önde gelen yetkilileri ve memurlarıyla ilişkisine şahit oldum. Bütün bunlardan benim çektiğim nihai fotoğraf şu oldu: Hüseyin’de bir protokol kaymakamı havası yoktu. Geniş gönüllü ve kuşatıcıydı. Güleryüzlü, mütevazi, işini bilen ve işinden sonuç almaya çalışan, yeni projeleri olan ve en önemlisi görevinin sorumluluğunu ve heyecanını kaybetmeksizin idareden ziyade sosyo-kültürel hizmet kavramını öne çıkaran bir portre çiziyordu. Bu portreden bir arkadaşı olarak memnun kalmış ve Hüseyin’den gelecek adına daha da ümitlenmiştim. Geçen Ramazan ayında Artvin İmam-Hatip Lisesi mezunlarının Üsküdar Fethi Paşa Korusu’nda bir iftar yemeği vardı. Trabzon mezunu olmakla birlikte bir yıl Artvin’de okumuş olduğum için ben de davet edildim. Beni davet eden arkadaşım Erol Düzcan bu ortak noktayı vurgulayıp katılmamı isteyince memnuniyetle icabet ettim. Bir kısmını önceden tanıdığım 20-25 kişilik bir arkadaş gurubu vardı. Yemekten sonra Çengelköy’de bir çay bahçesine gittik. Masalar birleştirildi; sohbet başladı. Aramızda kaymakam, belediye başkan yardımcısı, okul müdürleri, öğretmenler vs. bulunuyordu. Bir ara söz Hüseyin’den açıldı.
Hüseyin İznik kaymakamlığından Tokat vali yardımcılığına tayin edilmişti. Herkes Hüseyin’in iyiliklerinden, başarılı faaliyet ve hizmetlerinden bahsederek daha yüksek görevlere layık olduğunu söylüyordu. Nitekim Hüseyin için Artvin valiliğinde düzenlenen cenaze törenine katılan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sn. Faruk Çelik onu özellikle İznik kaymakamlığı sırasında yakından tanıma imkanı bulduğunu söyleyerek üstün hizmet ve başarılarından övgüyle bahsetmiş ve çalışkanlığıyla atom karıncaya benzetmiş. Ben yukarıda bir kısmına işaret ettiğim gözlemlerime dayanarak sayın bakanın bu sözlerinin bir cenaze töreni konuşmasının çok ötesinde bir gerçeğin samimi ifadesi olduğuna inanıyorum. Nasıl ifade edeceğimi tam bilemiyorum, ancak burada bir parantez açarak şunu söylemek isterim ki, tanıdığım kadarıyla Hüseyin’i valilik ya da başka makamlar “beklentisi” içinde olan bir kaymakam olarak düşünmek veya başkalarının onu böyle algılamasına vesile olacak şekilde bir ifade kullanmak, özellikle vefatından sonra ona haksızlık olur ve üçüncü şahıslar nezdinde bugüne kadarki başarılarına, yapmış olduğu hizmetlere gölge düşürür. Elbette ki, her fani belki şahsî veya daha ulvî sebeplerle takdir edilmek, taltif edilmek ve mesleğinde yükselmek ister. İstemediğini var saysak bile böyle bir karşılık görmekten mutluluk duyar. Bunun gayet insanî ve teşvik edici faydalı boyutu da vardır. Ayrıca iyi ve güzel hizmetleri, başarıları takdir etmek ve bunu somut karşılıklarla ifade etmek takdir edenin de kadrini yüceltir. Ancak unutulmamalıdır ki, bazı insanlar bulundukları makamla şereflenirler; bazıları da bulundukları makama şeref katarlar. Hüseyin bulunduğu makama “değer ve şeref katan” bir arkadaşımızdı. O gerek özünde var olan gerekse ailesinden ve eğitim gördüğü kurumlardan aldığı üstün ilkeler doğrultusunda görevlerini yerine getirmeye çalıştı. Faaliyetleri ve hizmetlerinin dayandığı temel hareket noktası başkalarından gelecek bir “karşılık” ve “beklenti” değil, sahip olduğu üstün değerler ve kendi kişiliği idi. Zaten Hüseyin’in bugün gönüllerdeki yerini alabilmesi, onun bu “onurlu ve vakur” duruşunun bir sonucudur. Bu sebeple biz dostları ve arkadaşları, iyi niyetle de olsa onun bu duruşuna paralel olmayacak söz ve tavırlardan kaçınmalıyız. En azından ben böyle düşünüyorum. Hüseyin, daha nice verimli hizmetler yapabileceği bir çağda, genç yaşta aramızdan ayrıldı. Yaşı bizden epey küçük olanlar belki tam anlayamayacaklar ama, 45 yaş bir insan ömrü için gerçekten kısa. Ben şimdi kendime bakıyorum da yapmam gereken, beni bekleyen o kadar iş var ki! Daha doğrusu yaşarsam yapmak zorundayım. Sonuçta 45 yaş erken geliyor bana. Acaba insanlara sorulsaydı, “benim için şu vakit uygundur” diyen veya vaktinde öldüğünü söyleyen çıkar mıydı, onu da bilmiyorum. Hatta “her ölüm erkendir” diye bir söz de vardır. Ne ilginç ve acı tesadüftür ki, Hüseyin’in vefatından sadece birkaç gün önce amcası emekli öğretmen çok değerli Muhammet Ağabey’in www.yanikli.com sitesindeki “Yaş Erdi Elli Beşe Kalmadı Arzu, Neşe” başlıklı güzel bir yazısını okumuştum. Açıkçası, ben de o günlerde kırk beş yaşımla ilgili olarak birtakım şeyler düşünüyordum. Muhammet Ağabey burada elli beş yaşına girmiş olmanın halet-i ruhiyesini kendisi açısından samimi ifadelerle paylaşıyor ve şöyle diyordu: “Yaşımın ilerlediğini her halimle fark ediyorum. Sokakta birçok insan ‘amca’ diye hitap ediyor. Torunlarım da ‘dede’ demeye başladılar bile....Ailemin en küçüğü olmam bana yaşlılığımın geldiğini belli ettirmezdi. Ama geçenlerde ağabeylerimden biri bana dönüp şöyle dedi: Ali dayı da en küçük kardeşti, ama ilk göç eden o oldu.
Galiba vücudunun yarısını yok hissediyordur, diye düşündüm. Böyle bir duyguyu ben annemin vefatında yaşamıştım. 22 Ağustos 2007’de vefat eden annemi ertesi gün köyde toprağa verdikten sonra İstanbul’a dönmüştüm. Aradan epey bir süre geçmişti. Gerek evde gerekse iş yerinde ve bulunduğum diğer ortamlarda insanlarla konuşuyor, gündelik işlerimi takip ediyordum. Dostluk ortamında şakalar yapılıyor, ben de iştirak ediyor ve yeri geldikçe gülüyordum. Kısacası, dışarıdan bakınca normal bir insan görünümündeydim. Ama içimdeki boşluk bir türlü dolmuyor, yüreğimin sızısı bitmiyordu. Adeta vücudumun bir parçası kopmuş gitmişti. Halen birçok defa aynı hissi yaşıyorum. Hüseyin’den bahsedeceğim derken kendimden bahsettiğimin farkına vardım. Ancak aslında zaten hatıra bu değil midir? Bana göre hatıra, bahsedilen kişiyle “birlikte çekilen” bir hayat resmidir. Bildiğimiz resimlerden farkı da bu olsa gerektir. Bir resimde, o fotoğrafı çeken makineyi ve insanı göremeyiz. Ama hatıra dediğimiz o resimde oranı değişmekle birlikte kendimiz de varız. Hatta resmi, bazan, farkında olarak veya olmayarak kendimiz şekillendiririz. Onun için tarihçilik mesleğinde hatıralar okunurken bu vb. noktaların dikkate alınması öğütlenir. Hüseyin bizden hiç hazırlıklı olmadığımız bir vakitte ayrıldı. Eğer yanlış anlaşılmayacaksam içimden bazan “Bunu bize yapmayacaktın Hüseyin!” demek dahi geçiyor. Şüphesiz o, büyük bir kayıptır.
Sadece ailesi ve dostları için değil bütün Yanıklı için, Artvin için ve hatta Türkiye için bir kayıp... Bu sebeple ilgili resmî ve sivil kuruluşlara, ailesine ve bizlere bir görev düşüyor. Bu teklifi şimdi yapmak özellikle ailesi açısından belki erken görülebilir. Böyle düşünenlere hak da veririm. Ancak bunu ne zaman yazmak müsait olur, öte yandan ömrümüz o güne yeter mi bilmediğim için şimdi yazacağım: Bir Hüseyin Avcı Kitabı hazırlanmalı. Onun hayatı, eğitim-öğretimi, yaptığı görevler, hizmet ve faaliyetleri, muhtelif vesilelerle yaptığı konuşmalar; dostları ve mesai arkadaşlarının kanaat ve hatıraları, ailesi gibi konular bu kitapta yer almalı. Kitap görüntü malzemesiyle zenginleştirilmeli. Hatıra yazıyor muydu, günlük tutabiliyor muydu bilmiyorum, ama eğer böyle bir durum söz konusuysa ailesi ve ehil olanlar tarafından bunlar gözden geçirilip istifade edilmeli. Görev yaptığı yerlerde kaymakamlık başta olmak üzere ilgili kurumların arşivine girilmeli. Ailesi başta olmak üzere Hüseyin’i bilip tanıyan birçok insanın hayatta olduğu şu ortamda bu proje bir an evvel hayata geçirilmeli. Kitabın yanı sıra teknolojik gelişime paralel olarak bir CD veya DVD hazırlanmalı. Şüphesiz bunlar için ciddi sayılabilecek ölçüde maddi imkanlar ve zaman ayırabilecek iyi bir araştırmacı veya araştırma heyeti gerekmektedir; ayrıca Hüseyin’e layık bir kalitede hazırlamak hiç kolay değildir. Ancak hepimiz biliyor ve görüyoruz ki, bir Hüseyin Avcı kolay yetişmiyor. Esasen bunu Hüseyin için değil, bizim için ve gelecek nesiller için yapmalıyız. Onlara, örnek alabilecekleri güzel bir insanı hatıra bırakmak için yapmalıyız. Aslında hepimiz bir manada ailemizden, çevremizden ve köyümüzden bizden öncekilerin tecrübesi üzerine yolumuza devam ediyoruz.
Hüseyin’in yetişmesinde şüphesiz kendi kabiliyet ve gayreti yanında kendisinden önce ilim yolculuğuna çıkmış ve şimdi öğretmenlik başta olmak üzere muhtelif görevler yapan veya bu görevlerden emekli olan aile büyüklerinin etkisi vardır. Onlardan belki doğrudan bilgi değil, ama tecrübe, hatıra ve ortak zihnî birikimi miras almıştır. Bununla birlikte şüphesiz ki, o da her insan gibi Allah’ın bir kulu olarak kendi müstakil şahsiyetini oluşturmuş ve kader çizgisinin izin verdiği zamana kadar bu şahsiyeti doğrultusunda yaşamıştır. Bilindiği gibi vefat eden insanların isimlerinin yanına araları bir (-) işareti ile ayrılmış iki tarih yazılır. Birincisi doğum, ikincisi ise ölüm tarihidir. Geçenlerde bir yerde mi okudum yoksa benim de bulunduğum bir ortamda mı konuşuldu bilmiyorum, “insan ömrü bu iki tarih arasındaki (-) işareti kadardır” . Ayrıca ne kadar uzun yaşarsa yaşasın bu işaret değişmez. Bizim bütün çabalarımızın, hayal ve ümitlerimizin, üzüntü ve sevinçlerimizin, hatta mücadele ve kavgalarımızın, kısacası hayatımızın yekûnu işte bu işarettir. Önemli olan bu işaretin temsil ettiği hayatı iyi bir kul ve iyi bir insan olarak değerlendirip yaşamak ve geriye “hoş bir sadâ” bırakmaktır. İnanıyorum ki Hüseyin yaptığı hizmetler, iyilikler ve aldığı duâlarla böyle bir kardeşimizdi. Hüseyin’le birinci tarihlerimiz aynı, ama ikinci tarihlerimiz aynı mı olur, farklı mı olur Allah bilir. Artık elimizden ölüm denilen ezelî takdire boyun eğmekten ve Allah’tan rahmet dileyip ebedî hayatta Resûlullah’ın çevresinde buluşmak için duâ etmekten başka bir şey gelmiyor.
Allah gani gani rahmet eylesin. Makamı cennet olsun. Bu vesileyle çok muhterem Mevlüt hocamıza, Neriman hanıma ve çocuklarına, Habip Ağabey’e, Hasan, Bedia ve Alim kardeşlerime, Nebi dayımıza, Şaban enişteme, Kadir öğretmenimize ve Muhammet Ağabey’e, Hatice ve Saime ablalara, Gülise yengemize ve burada isimlerini zikredemediğim tüm aile efradı ve akrabalarına, acısını yüreğinde hisseden tüm dost, arkadaş ve meslektaşlarına başsağlığı ve sabır diliyorum. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci‘ûn.
Bu içerik 469 defa okunmuştur. Etiketler:
İz Bırakanlar Kategorisinin Diğer İçeriklerizira bıraktğın izlerin gölgesi bile ağır !!!Her insan doğar, yaşar ve ölür. Kaçınılmaz son budur. Ama işte bir de zamansız ölümler var. Sevgili yeğenim, Hüseyin Avcının ölümü gibi O, bizlerden beklenmedik bir şekilde ayrıldı, güzel işler yaparak Ölümü derin bir üzüntü bıraktı ardından... O, köyümüzün bağrından yetişen ilk kaymakamımız. O, bizim gurur kaynağımız. Şimdi sizlere uzun süre hizmet yaptığı İznik halkının ölümünün birinci yıldönümünde internet sitelerine düşen yorumlarıyla sizleri baş başa bırakıyorum.İz Bırakanlar Kategorisinin Diğer İçerikleri
|
KÖYÜMÜZ YANIKLI
YANIKLI SOHBET
GÜNÜN VİDEOSU
VİDEO GALERİ
ARTVİN'DE HAVA DURUMU
|
||