Çocukluğum(uz)

Bir tarafta çalışkanlığına hayran olduğum, geçimini sağladığı toprağa aşk derecesinde bağlı Tayyar Dedem, bir yanda elinde Osmanlıca kitabı belinde baltası ormana oduna giden Derviş Hasan Amca, bir yanda İstanbul beyefendilerindeki giyimi ve nezaketi aratmayan tavırlarıyla Muzaffer Dede, bir yanda çok çalışmaktan mı yoksa hayatın hakiki y...

12 Ocak 2011, 01:39 tarihinde Hasan Avcı-(İst.) ekledi.
Bu içeriği paylaş:
Facebook  Twitter  Google  Yahoo 
 

Bir tarafta çalışkanlığına hayran olduğum, geçimini sağladığı toprağa aşk derecesinde bağlı Tayyar Dedem, bir yanda elinde Osmanlıca kitabı belinde baltası ormana oduna giden Derviş Hasan Amca, bir yanda İstanbul beyefendilerindeki giyimi ve nezaketi aratmayan tavırlarıyla Muzaffer Dede, bir yanda çok çalışmaktan mı yoksa hayatın hakiki yükünü taşımış olmanın ağırlığıyla mı eğilmiş bilmem Nahrak’a doğru giden Gülbeyaz Nene, bir yanda nurani yüzlü Hido Nene, bir yanda demirci dükkânında Süleyman Dede, bir yanda yolun başında oturmuş kızları ile sohbet eden şen şakrak gülüşüyle insanlara neşe veren Sevgül Yenge, bir yanda “co Selim” nidasını her sabah duyduğum Hevo Abla, bir yanda balkonda oturmuş elinden hiç düşürmediği mushafıyla Muhsine Nene ve daha isimlerini sayamadığım büyüklerim... Geçmişimi aydınlatan nice yüzler arasında hatırlayabildiklerim…
Mevlüt Amca’nın sabah ezanıyla başlardı günümüz. O ezan sesinden aldığım tadı başka hiçbir ezan sesinde bulamamışımdır hala. Kuşların cıvıltısı, derenin tatlı, huzur veren sesi… Güneş doğmadan herkes işe koyulurdu. Yeni bir gün daha başlıyordu. Hasat mevsimi olanca güzelliği ile çalmıştı kapımızı. Okula başlamanın heyecanı bir yana tarlaların kesilme vakti gelmişti artık. Hasat mevsimi demek eğlence demekti biz çocuklar için. Sabah tarlada mısır taşır akşam varsa evimizdeki mısırları seçer, seçilecek mısır yoksa başkasına yardıma giderdik. Ne kadar eğlenceliydi o zamanlar. Bir yandan mısır seçer bir yandan köydeki havadisleri konuşurduk. Mehmet Ali Amca'nın Zeyde Abla ile atışmaları, Bekçi Selahattin Abi’nin manileri, Süleyman Dede’nin esprileriyle şenlendirirdik sohbetleri, kim daha çok mısır seçecek, kim kırmızı mısırı bulacak derken sohbet uzayıp giderdi. Televizyon daha yeni girmişti hayatımıza ve biz henüz habersizdik reytingden, magazinden, saçma sapan dizilerden bizim için televizyondan daha değerliydi sevdiklerimizle olmak. Bizden büyük ağabeylerimizin aşklarına şahit olmuştuk mısır seçerken. Âşıkların bakışmalarını gördükçe biz çocuklar gülücükler atardık birbirimize. Cep telefonu ve msn icat edilmemişti o zamanlar. Sevgililer ya böyle ırgat günlerinde ya da yayla zamanı doya doya yaşarlardı aşklarını. Kaçamak bakışlar, çay molalarında laf dokundurmalar, çaktırmadan verilen mektuplar... Ve bir sabah uyandığımızda alırdık falancanın oğlu filancanın kızını kaçırmış haberini…
Okulumuz, köyün karşısındaki beton bina bizler için çok şey demekti. Sabah okula gider o tebeşir ve tahta kokusunu doya doya içime çekerek başlardım güne. Hala daha o koku burnumun ucundadır(okulla ve çocukluğumla bütünleşmiş gibidir o koku). Nöbetçiler gelir sınıfı temizler sonra sobayı yakardı. Ve yine nöbetçi bir yandan elindeki zili çalar diğer yandan “zil çaldı” diye bağırırdı. Mevlüt Amca’mın – ki Mevlüt Amca’mıza “Öğretmenim” demeyi öğreninceye kadar bir hayli fırça yemiştik Kazım ve ben. O “Günaydın Çocuklar” demesiyle başlardı ders. O zaman tek tek sınıflar yoktu. Birleştirilmiş sınıflardaydık. Bazen Sesli bazen Sessiz derslerimiz olurdu. Bizi en çok korkutan Matematik dersiydi tabii. En basit sorular bile çok bilinmeyenli denklemlere dönüşürdü bizim için. Yaptığımız yaramazlıklardan ve şımarıklıklardan dolayı yediğimiz fırçanın haddi hesabı yoktu. Teneffüslerde yapılan maçlar, mendil kapmacalar, domlarla, tarihi ağaç Tapla’nın dibindeki oyunlarla süslerdik hayatımızı. Sonbaharın gelişiyle açan Kardelen çiçeklerinin kokusu mest ederdi bizi…
Paydos zilinden sonra koşardık evlerimize. Önlükle çantayı bir kenara atıp koşarak köyümüzün en geniş stadyumu olan “Sericala’ya” giderdik. Hemen takımlar oluşturulurdu. Şimdinin Galatasaray-Fenerbahçe derbilerini aratmayacak bir derbi de bizde vardı. “Köy-Moliyent”. Caminin aşağı kısmına Köy; üst kısmına da “Moliyent derdik. Genelde kazanan “Moliyent” takımı olur. Kazananlar karşı takımdakileri ağlatıncaya kadar kavga ederdik. Bağrışmalar çağrışmalar ve evde yiyeceğimiz fırçanın korkusuyla giderdik evlerimize. Sonrası malum tabi…

Bilindik bir cümle… Hayat olanca güzelliğiyle geçip gitti ve hepimiz bir yana savrulduk. Muhammet ALTUN Şırnak idil’de İngilizce Öğretmeni, Kazım AVCI Erzurum Pasinler’de Sosyal Bilgiler Öğretmeni, Hamit AVCI Artvin Borçka’da sınıf öğretmeni, Engin AVCI Samsun TÜİK’te üst düzey Memur, Bilgehan AVCI Ankara’da Özel Hukuk Bürosunda Avukat(Yanıklı İsviçre Temsilcisi), Hasan AVCI Rize Eğitim Fakültesi’nde Öğrenci İşleri Sorumlusu(O şimdi asker), Nurettin AVCI İstanbul Pendik’te Polis, Özlem AVCI İstanbul Yapıkredi Bankası’nda Avukat, Necla AVCI Artvin’de Ebe, ve ölümünü hatırladığımızda gözlerimiz yaşartan sevgili arkadaşımız SONER… Evet, hepimiz farklı farklı yerlerde dahi olsak hepimizin kalbi Yanıklı’da. Ve Ruhumuz Ogeça’daki dedemin çayırında top koşturuyor. Tabiî ki fonda Sirt’tan Gülise Nenemin “Çocuklar çayırı ezmeyin” sesi geliyor

Şimdi yine çocuk olsam ve o soğuk kış gününde gümbür gümbür yanan sobanın etrafında oturup ders dinleyen halime dönebilsem keşke. Keşke yine yaramazlık yapsam ve ne kadar fırça yesem de öğretmenimin elinden sıkı sıkı tutup; öpebilsem… “sağolun öğretmenim biz bu gün bu yerlerdeysek sizin emeğinizle buradayız. Sağolun Mevlüt Öğretmenim, Kadir Öğretmenim. Biz Yanıklı Yaylalar İlkokulu’nun o küçük sınıfından çıkıp bu koca şehirlere sizler sayesinde gelebildik” diyebilsem… Keşke Yanıklı Yaylalar İlkokulu’nun penceresine konan bir kuş olup çocukluğumu tekrar tekrar seyredebilsem…


Bu içerik 234 defa okunmuştur.

Etiketler: Çocukluğum(uz) 

Çocukluğum(uz) bu içeriği Yanikli.Com da ara ...

Çocukluğum(uz) bu içeriği Google de ara ...

Bir Rüyadır Yanıklı Kategorisinin Diğer İçerikleri

GÜNÜN VİDEOSU
VİDEO GALERİ