| |||
![]() Yanık Yanık Tüt Sönme YanıklıMoliyent; Zirvendeki evim tatlı bir uyku Depandan izlediğim sen, Bir düşten farksızdın. Bir sela okundu, erken uyandım. ...30 Aralık 2010, 00:37 tarihinde Miraç Avcı ekledi.
İnsan bazen oturur, geçmişini düşünmeye başlar. Döner sırtını geleceğe, geçmişe doğru yürür hafızasının kollarında, hatıralarının ruhunda açtığı derin izleri takib ederek. Ama bir noktadan öteye gidemez, sanki bir duvar vardır önünde. Simsiyah bir duvar. Dokunmaya kalksan dokunamazsın. O duvardan ötesi hiç yaşanmamış, sanki kişi o haliyle o anda bırakılmıştır zembille gök yüzüne. İşte benim de bu şekilde gidebildiğim an, Moliyent’teki evimin tzin depanından, kapıya doğru yürüdüğüm, dilimde hangi dilden olduğunu bilmediğim bir şarkı ile, böyle bir an… Yıl, ay, gün, yaş hepsi muğlak. Bu yüzden hafızamın en derin yerinde saklı olan bu an’ı yaşadığım yer, benim köy ve yaşam hatıralarımın beşiğidir. Geniş anlamda Yanıklı’dır adı bu beşiğin. Yanıklıyı yaşamak için bir ömür gerek. Çoğu ülkeyi hatmetmek için çok biledir bu süre. Ama Yanıklı’ya az. Çünkü Yanıklı benim için yerel idareden ibaret değil; bir beşik, bir cennet. Cennet çünkü üzüldüğümü hatırlamıyorum, köyümde yaşadığım günler içinde. Son yıl hariç. Hangisini anlatsam bilmiyorum. Bir kere evim Yanıklı cennetinin içinde bir cennetti. Bütün Moliyent gözlerimin önündeydi tzin depandan baktığımda. Akhpunluğu bile bir servet değerindeydi benim için. Çıkamadığım ıhlamur hatta erik ağacı, bir hayal ülkesiydi benim için. Bir gün mutlaka yüksekteki dallarına yetişecektim. Öte yandan ıhlamurun yapraklarından beş kardeş bankacılık oynardık. Kriz-mriz vız gelirdi bize. Malum yemyeşil Yanıklı’ydı finans merkezimiz. En büyük yapraklar 500’lük, bi küçüğü 250, sonra 100, 50… Onlarla alış-veriş yapardık olmayan alış-merkezimizden. Sonra Sarıkız’ımız vardı, her ne kadar sarı olmasa da. (Ben doğunca sarı sarı, onun pabucu dama atılmıştı). Yanlış hatırlamıyorsam bir de Altunkizay… Onlar benim için, bugün nasıl insan olduklarına şaşırdığım onca insandan daha insanlardı. Karınlarını doyurmaktan gelirlerdi. Çğintli pişirir yerdik. Ben közde severdim. 2 haftada bir Şavşat’a giderdim babamla ablamla vardiyalı olarak. Dünya 1’den çıkıp Dünya 2’ye geçmek gibi bir şeydi benim için Hanlar’dan öteye adım atmak. Ben köy adını Türkez nenemin oturduğu mahal için kullanırdım. Ben köye gidiyorum derdim. Nenem bir papa, bir mokhrakul, bir khavitz, bir elma tatlısı yapardı ki sormayın gitsin. Her biriyle parmaklarımı zor kurtarırdım iştahımdan. Cevri dedemi daha çok ciddiyetiyle tanırdım. Saat on yatağa kon emriyle uyurduk dedemin evinde. O ev bir başkaydı benim için. Bir gün Mamliyent’ten Moliyent’e yalnız başıma çıkmıştım. Mamliyent’teyken tavuk olan ben, Moliyent’e ulaştığımda horozlanmıştım. Bir gurur, bir gurur… Dede-nenemin açık olan kapısından girdim, içeri yöneldim. Amacım sürprizdi ama beklentim de yoktu. Cami tarafındaki odadan konuşma sesleri geliyordu. İçeri girdiğimdeki – ayaklarım bir karış havada, burnum tavana dik bir şekilde, gururla- nenemin yüzündeki o sevinci görmek, bir mutluluğun ne kadar saf ve temiz olabileceğini o gün öğretmişti bana. Evin kapısında oynamaktan yorulduğumda o geçaya giderdim. Hasan, Nurettin, Mevlüt, Hamit, Engin, Kerim, Arif, Ahmet ve bir çok “arkadaşımla” tumptan tumba koştura koştura, oynar dururdum. Köydeki her ev sanki benim evimdi. Her sofra benim sofram… Hiçbir evde yabancı, misafir değildim. Hiçbir evin kapısı ayılardan başkasına kilitli değildi. Hiçbir zaman söylemeyi beceremediğim Diginarvara, hayatımda ya bir ya iki kez gittiğim lot ya da alot (patates yazmıştım galiba), adını sadece duyduğum samburaket, karçkhal, her biri bir başka cennetti. Tarlalardan topladığım çğintli, kabak, hkapa; sobaların baş misafiriydi. Annemin yaptığı sıcak ekmeği –ki çapı en az 30 cm’ydi- tereyağı sürüp bitirebildiğimi hatırlıyorum. Köyün havası, suyu, toprağıyla yoğrulmuş; annemin eli değmiş ve şehrin oksijeniyle kirlenmemiş olan benim iştahım birleşince, o ekmek bir cennet meyvesi oluyordu gözümde. Alim’in, Ayşe’nin, Elif’in (ablam olan değil) dahil olmadığı oyun var mıydı bilmiyorum. Alim’le Ben Edi’yle Büdü’ydük. Hacivat’la Karagöz. Belki de onun için bir beyaz perde gibi geliyordu hayat bana pürüzsüz. Ettiğimiz kavgaların, barış anlaşmalarının haddi hesabı yoktu. Halen adını söyleyemediğim –hani Emin Amca’nın evinin olduğu yer- benim ikinci karargahımdı. O koca koca elmayı alır iki güne bitirirdim. Şekernaz ablamın izzet-i ikramları cabası. Emin amcanın Yok yaav! Deyişi… Mevlüt amcamın okuduğu ezanı daha arıyorum, duymayı. İlk gittiğim namazı hatırlıyorum da Sübhaneke’yi tam okuyamadan 10 rekatlık öğle namazını bitirmişti, sağdan soldan çaldığım gerek sözlü, gerek görsel kopyalarla. Allah kabul etmiş olacak ki, daha bugün arıyorum o namazın tadını. Nurettin abiyle Mevlüt abinin yaptığı evleri, Yavuz abinin yaptığı bisikleti, Ogeça’da Alim’le oynadığımız oyunları. Pasif bir şekilde sürdüğüm, suladığım tarlaları… Cçalebi , oradaki yoncaları, yaylanın düzünü, halamın-amcamın evini, sırtları, gidip gitmediğimi hatırlamadığım Katmigir’i, çocukluk merakımla özlüyorum. Aslında biliyorum. Ben köyün en şanslısıyım. O cennet bildiğim köyü, büyüyüp içime türlü kaygılar, duygular, hesaplar girmeden ardımda bırakışım; o köyü benim gözümde cennet yapan yegane etkendi. Ben 5 yaşımdaki saflığımla kalmadım ama o saf halimle hafızamın en derin yerine kazıdığım köy, halen o saf haliyle duruyor zihnimde. Şimdi tekrar gitmeye korkuyorum. Asfalt yolla karşılaşmaktan, Moliyent’e misafir kalmaktan, Çrahiyent’e ziyaretçi olmaktan, hayallerimdeki köyü kaybetmekten. Hayalimdeki köyde annem hâla ekmek, hasuta, cçadi, mohrakul yapıyor; nenem papa, khavitz pişiriyor, dedem itskamında oturuyor. Babam Ben’i Şavşat’a götürüyor. Ve ıhlamurdan daha günlük yövmiyemi çıkarıyorum. Yeşil yeşil… Saçım daha okşanıyor, yanağım sıkılıyor. Ve Ben hala o saf-temiz çocuğum. Alim diğer yanım. Çrakhiyent sadece gelip-geçtiğim yer. Öyle kalmasına çalışıyorum. Yanıklı benim beşiğim oldu, mezarım başka yer olmasın. Yanıklı hep Yanıklı kalsın: Moliyent; Zirvendeki evim tatlı bir uyku… Depandan izlediğim sen, Bir düşten farksızdın. Bir sela okundu, erken uyandım… Miraç Avcı 11 Şubat 2010 22:10 Bu içerik 317 defa okunmuştur. Etiketler:
Bir Rüyadır Yanıklı Kategorisinin Diğer İçerikleriBir Yanıklı Düşünüyorum...Yanıklı için herkesin hayalleri, düşünceleri vardır. Onların hayata geçmesini de istemek her Yanıklılının en doğal hakkıdır. Hakkı olmasına hakkı da hayata geçer mi? İşte bunun yanıtını en güzel zaman verecektir. Benim de kendime göre bizim Yanıklı için hayallerim var. Aşağıda bunların bir kısmını sizlerle paylaştım.Yanıklıda Kadın Olmak...Köy kadınıdır yanıklı kadını ama sanmayın ki cahildir. Gözünü köyde açmış, orada büyümüş olsa da 2 yıllığı da bilir, fakülteyi de. Kendi okuyamamıştır belki ama bilincindedir eğitimin, okumanın. Eksilmez dilinden Oğul oku boyuk adam ol da habu çilelari sen da çekma' öğütleri. Kendi okuma yazmayı ancak öğrenmiştir belki ama kaymakam da, öğretmen de, doktor da, mühendis de, hukukçu da yetiştirmiştir bu analar. Az daha okuyup da ormancı olamadın mı? hikayeleri geçmişte kaldı artık, sanmayın ki bulurum artık bunu diyecek insanları. Aydın Artvinin aydın Yanıklısının anaları çoktan aştı o zamanları.Bir Rüyadır Yanıklı Kategorisinin Diğer İçerikleri
|
KÖYÜMÜZ YANIKLI
YANIKLI SOHBET
GÜNÜN VİDEOSU
VİDEO GALERİ
ARTVİN'DE HAVA DURUMU
|
||